Dijital Kültür

Eski İnternet Neden Daha Kişisel Hissettiriyordu?

Kişisel sayfalar, tuhaf arka planlar, değiştirilebilir müzik çalarlar. Eski internette özlediğim şey, insanların kullandıkları yere kendi izlerini bırakabilmesi.

Erken dönem internetten nostaljik bir kişisel ana sayfanın retro bilgisayarda gösterimi.
Kişisel webin nostaljik bir yorumu.by Hüdaverdi Ural

Eski bir kişisel sayfaya bakınca bazen sahibini tanıyormuşum gibi hissediyorum. Sevdiği şeyleri gelişigüzel sıralamış, bir köşeye ziyaretçi sayacı koymuş, başka bir köşede sayfanın henüz bitmediğini söylüyor. Başlık fazla büyük. Arka planla yazı pek anlaşamıyor. Yine de orada oyalanmak istiyorum.

Bir tasarımcı olarak bunu ilginç buluyorum. Bugün düzeltmek için uğraşacağım pek çok şey, o sayfanın karakterinin parçası. Kusurların hepsini savunamam ama hepsini temizlediğimde geriye ne kalacağını da merak ediyorum.

Bir arayüzün nasıl hissettirdiği, ne kadar düzenli olduğundan daha geniş bir konu. Bazı tasarımların ürünü daha pahalı göstermesinde olduğu gibi, burada da görsel tercihlerle bir izlenim oluşuyor. Bu kez aradığım izlenim daha gündelik: Bu sayfayı gerçekten biri sahiplenmiş mi?

“Eski internet” derken tek bir dönemden söz etmiyorum. Doksanların kişisel web sayfalarıyla iki binlerin blogları aynı şey değildi. İnterneti kullanan herkesin deneyimi de birbirine benzemiyordu. Ben bu yazıda, kişinin kendi köşesini kurabildiği web kültürüne bakıyorum. Bence bugün hâlâ öğreneceğimiz bir şey var orada.

Birinin sayfasına gitmek başka bir histi

Bir kişisel siteye girdiğimde, içeriğin etrafındaki kararları da görüyorum. Yazar hangi bağlantıları öne çıkarmış? Kendini nasıl tanıtmış? Neden bütün bir sayfayı sevdiği bir gruba ayırmış? Bunların bir kısmı yazıda anlatılmıyor bile. Sayfanın kendisi anlatıyor.

Web Design Museum'un GeoCities arşivi, kişisel siteleri sanal şehirler etrafında bir araya getiren bir hizmeti gösteriyor. Aşağıdaki görsel bir kullanıcının kişisel sayfası değil, hizmetin 1996 tarihli ekranı. Yine de insanları bir yere yerleştiren bu dil önemli: İnternette yalnızca içerik paylaşmıyor, bir adres ediniyorsun.

GeoCities hizmetinin Web Design Museum arşivindeki 1996 tarihli web sayfası.
GeoCities, 1996.Web Design Museum, GeoCities in 1996

Benim için buradaki fark, ziyaretin bir bağlamının olması. Birinin yazısını okuduktan sonra kitap listesine geçebiliyorum. Oradan arkadaşının sitesine gidiyorum. İlgimi çeken şey yalnızca tek bir içerik olmuyor; zamanla bir kişinin zevkini, merakını, bazen de çelişkilerini tanıyorum.

Bir akışta ise farklı insanların paylaşımları aynı çerçeveden geçiyor. Bu, okumayı kolaylaştırabilir. Ama çerçevenin sahibini daha çok, yazının sahibini daha az hissettiğim anlar oluyor. Sayfaya yaptığım ziyaretle akışta karşılaştığım paylaşım arasındaki fark biraz burada.

Kişilik bazen tasarımın pürüzlerinde görünüyordu

Sanatçı ve araştırmacı Olia Lialina, 2005 tarihli A Vernacular Web yazısında erken webin görsel ve işitsel dilini ele alıyor. Arka planları, bağlantıları ve yapım aşamasındaki sayfaları yalnızca eski tasarım alışkanlıkları olarak görmüyor; bunların hangi ihtiyaçlara ve kültürlere karşılık geldiğini soruyor.

Bu yaklaşımı seviyorum. Bugünden bakıp “Ne kadar kötü tasarlamışlar” demek kolay. Oysa birinin seçtiği yıldızlı arka plan, başka birinin kullanışsız bulacağı kadar uzun bağlantı listesi, bir tercihin izi olabilir. Profesyonel görünmek o sayfanın ilk hedefi olmayabilir.

Ben bir kişisel blogda bunu hâlâ arıyorum. Yazarın okuduğu kitabın yanına düştüğü küçük not, tamamlanmamış bir fikir, neden sevdiğini anlatmakta zorlandığı bir fotoğraf. Hepsinin aynı görsel üsluba oturması gerekmiyor. Birbirine tam uymayan ilgi alanları, bir insan hakkında bazen kusursuz bir biyografiden daha çok şey söylüyor.

Elbette pürüzlerin romantikleştirilecek bir sınırı var. Okuyamadığım yazı, kullanamadığım menü veya kendiliğinden başlayan ses, sayfa sahibinin kişiliğini anlamama yardım etmeyebilir. Merak ettiğim, bu sorunları giderirken kişisel kararları da gereksiz sayıp saymadığımız.

Kişiselleştirmeyi kimin yaptığı önemli

Bir ürünün benim davranışlarıma göre içerik önermesiyle, o ürünün görünüşünü benim değiştirebilmem farklı deneyimler. İkisine de kişiselleştirme diyebiliyoruz. Ama birinde sistem beni yorumluyor; diğerinde ben bir seçim yapıyorum.

Bu ayrımı anlatmak için Winamp iyi bir örnek. Bir web sitesi değil, masaüstü müzik çalarıydı. Fakat çevresinde üretilen ve paylaşılan görünümler, internetteki kendin yap kültürünün somut parçalarıydı. Aynı işlevi taşıyan arayüzün ne kadar farklı görünebildiğini bugün Winamp Skin Museum'da görmek mümkün.

Winamp Skin Museum'da farklı renk ve biçimlerde müzik çalar görünümlerinin yan yana sıralandığı ekran.
Aynı müzik çalar, birbirinden farklı görünümler. Jordan Eldredge, Mainlining Nostalgia: Making the Winamp Skin Museum

Müzeyi geliştiren Jordan Eldredge, Silvio Lorusso ile yaptığı söyleşide kendi çizdiği pikselleri çalışan bir uygulamada ilk kez görmenin heyecanını anlatıyor. Benim bu örnekten çıkardığım şey, özelleştirmenin yalnızca süsleme olmadığı. Bazen kullandığın araçta bir payının olduğunu hissetmek.

Bugün bir ürün tasarlarken bu hissin küçük karşılıklarını düşünürdüm. Kullanıcı bölümleri kendi sırasına koyabiliyor mu? Bir koleksiyona kendi adını verebiliyor mu? Profilinde neyin öne çıkacağına karar verebiliyor mu? İstemediği bir alanı kaldırabiliyor mu?

Bunlar için herkese boş bir kod editörü açmak gerekmiyor. Hatta çoğu insan bunu istemeyecektir. Ama yalnızca profil fotoğrafını değiştirebilmekle kendi alanını düzenleyebilmek arasında epey yer var.

Bağlantı vermek de kendini anlatmanın bir yoluydu

Birinin sevdiği siteleri listelemesi basit bir hareket gibi görünüyor. Oysa o listeye bakıp zevkini anlamaya başlıyorsun. Hangi insanları okuyor, hangi konulara dönüp duruyor, hangi tuhaf köşeleri keşfetmiş? Kısa bir bağlantı açıklaması bile bazen uzun bir “Hakkımda” sayfasından daha samimi gelebiliyor.

Anil Dash, 2012 tarihli The Web We Lost yazısında, kişisel siteler ve birbirleriyle çalışabilen hizmetler etrafındaki web anlayışının kayıplarını tartışıyor. Kimliğin tek bir şirketin hesabına bağlı olmaması ve içeriği başka yere taşıyabilmek, yazının önemli meseleleri arasında.

Bu metni bugünkü her platformun durumunu açıklayan bir rapor gibi okumuyorum. Döneminin eleştirisi. Fakat sorduğu soru hâlâ değerli: İnternette kurduğum şey üzerinde ne kadar söz sahibiyim?

Ben bir blogun başka yerlere bağlantı vermesini bu yüzden seviyorum. Okuru yalnızca içeride tutmaya çalışan bir mekân yerine, iyi bir ev sahibi gibi davranabilir. “Şuna da bak, sevebilirsin” diyebilir. Geri dönmek istememin nedeni kapının kapalı olması değil, içeride birinin zevkine güvenmeye başlamam olur.

Daha kolay kullanılır olmakla neleri değiştirdik?

Bu noktada eski webin kullanımını kolaymış gibi anlatmak istemiyorum. Birbirinden tamamen farklı menüler, küçük yazılar ve nereye götürdüğü anlaşılmayan bağlantılar da bu hikâyenin parçası. Teknik bilgiye ihtiyaç duyan bir yayınlama biçimi, herkes için aynı ölçüde davetkâr değildi.

Bir platformun yazı yazmayı birkaç alana indirmesinde gerçek bir değer var. Tasarımla uğraşmak istemeyen birinin de paylaşacak sözü olabilir. Üstelik ben de her yeni sayfada menüyü yeniden çözmek istemiyorum. Tanıdık düzenler, özellikle hızlıca bir işi halletmek gerektiğinde rahatlatıcı.

Bu yüzden tek tip çerçevelerin bütün sorumluluğunu tasarımcılara yüklemek bana kolaycı geliyor. Çok sayıda ekran boyutu, içerik türü ve kullanıcı ihtiyacıyla çalışıyoruz. Tutarlı bir sistemin sağladığı faydalar gerçek.

Yine de şu soruyu tasarım değerlendirmelerine eklerdim: Buradaki hangi kararın mutlaka bize ait olması gerekiyor? Okunabilirlik, anlaşılır gezinme ve güvenli etkileşim için sınırlar koyabiliriz. Fakat bir kişinin ilgi alanlarını nasıl sıralayacağı konusunda aynı katılık gerçekten gerekli mi?

Örneğin bir okuma uygulamasında ana kontroller sabit kalırken kişinin kendi raflarını adlandırabilmesini isterdim. Bir topluluk profilinde temel bilgiler kolay bulunabilir, ama kullanıcı kendi seçtiği bir projeyi veya bağlantı listesini öne çıkarabilir. Küçük bir serbestlik bile alanı sahiplenmek için başlangıç olabilir. Bunun işe yarayıp yaramadığını da insanlarla kullanırken görmemiz gerekir.

Kişisel web hâlâ burada

Bu yazının bir kayıp ilanıyla bitmesini istemiyorum. Neocities'in kendi tanımı, bugün de kişisel HTML siteleri kurmaya, dosyaları indirmeye ve sayfanın görünüşünde kontrol sahibi olmaya yer açıyor. Bağımsız yayıncılık geçmişte kapanmış bir parantez değil.

Üstelik kişisel bir site kurmak, mutlaka doksanların görünümünü yeniden üretmek anlamına gelmiyor. Sade bir sayfa da sahibini hissettirebilir. Birkaç özenli cümle, düzenli güncellenen bir bağlantı listesi ve yazıların neden orada olduğuna dair küçük notlar yeterli olabilir.

Ben böyle bir siteyi tasarlarken önce renk paletini seçmezdim. Şunları sorardım: Burada neyi biriktirmek istiyorum? Neleri paylaşırken faydalı görünmeye çalışmaktan vazgeçebilirim? İnsanlar buradan ayrılırken benim hakkımda hangi küçük şeyi öğrenmiş olsun?

Bunun cevabı her zaman işle ilgili olmak zorunda da değil. Tasarım dışındaki dünyaya, örneğin filmlere bakmak, bir tasarımcının neyi fark ettiğini gösterebilir. Sitede yalnızca tamamlanmış işlerin değil, o bakışı besleyen merakların da görünmesini seviyorum.

Eski interneti düşününce aklımda kalan his biraz bu. İnsanların sayfaları tam bitmemiş olabiliyordu, ama kendilerine ait kararlar görünüyordu. Bugün daha hızlı, okunabilir ve erişilebilir bir web kurarken bu kararlar için de yer bırakabiliriz.

Ben bir sayfadan çıkarken bazen yalnızca şunu hissetmek istiyorum: Burayı yapan insanı biraz daha tanıdım.

Sources

  1. Olia Lialina: A Vernacular Web : Erken kişisel webin görsel dili ve bu dilin kültürel anlamı üzerine 2005 tarihli yazı.
  2. Web Design Museum: GeoCities in 1996 : GeoCities'in tarihsel ekran görüntüsü ve hizmetin sanal şehirler etrafındaki yapısı.
  3. Winamp Skin Museum : Winamp görünümlerini gezmeye ve deneyimlemeye olanak veren arşiv.
  4. Jordan Eldredge: Mainlining Nostalgia : Winamp Skin Museum'un yapım süreci ve yazıda kullanılan müze görselinin kaynağı.
  5. Silvio Lorusso ve Jordan Eldredge: This Software is Punk Rock : Winamp görünümleri, kişisel üretim ve yazılım kültürü üzerine söyleşi.
  6. Anil Dash: The Web We Lost : Kişisel kimlik, taşınabilir içerik ve platformlar arasındaki ilişkiler üzerine 2012 tarihli değerlendirme.
  7. Neocities: About : Hizmetin kişisel site üretimi, dosya kontrolü ve bağımsız web hakkındaki kendi açıklaması.
UX/UI ve Ürün Tasarımcısı

Hüdaverdi, İstanbul’da yaşayan bir ürün tasarımcısı. 2017’den bu yana haber siteleri, e-ticaret ürünleri, bir fintech uygulaması ve çeşitli makine kontrol panelleri üzerinde çalıştı. Şu anda bir medya platformunda ürün tasarımcısı olarak çalışıyor; burada genellikle tasarım, teknoloji ve ürün deneyimleri üzerine yazıyor. Bunun yanında ilham, sanat ve gündelik hayat üzerine de yazıyor.

Birlikte bir şeyler
üretelim

Merhaba de!